
Bu Makalenin İçeriği
Kutsal Beden
Yoga yapmaya ilk başladığım yıllarda Yogayı ele alma tavrım epey basitti ve bu başlangıç için oldukça normaldi. Belirli bir teknikte nefes al ve hareket et. Ve sonra kesinlikle yoganın yaşamı iyileştiren faydaları bedenimizde hissedilecek…
Her pratiğim bu şekilde işlerken sonra işler daha da karmaşıklaştı.
Yoga dünyasında uzmanlar, teknik, metodoloji ve fiziksel uyumdan, yoganın kendisinin anlamı ve amacına kadar pek çok konuda ve pratikte her konuda fikir ayrılığına düşmeye başladı. Aldığım her eğitim bir öncekini çürütüyor ya da başka bir yön veriyor gibiydi. Bu nedenle kendi yogamı bulmaya karar verdim.
Yogayı yanlış mı, doğru mu yaptığımı sorgulamaya başladım. Dizim kilitli miydi, pelvisim eğik miydi? İçeri mi, dışarı mı dönüktü? Yang mi Yin mi? Vücudumu strese mi sokmalıyım yoksa gevşeme tepkimi mi harekete geçirmeliyim? Uygulamam en derin inançlarımla uyumlu muydu ve bu inançlar nelerdi – tam olarak? Bu süreç böyle devam etti…
Açıkçası, tüm bu kendimi inceleme süreci, yalnızca gerçek uygulamamdan – yani “iyi şeylerin” vücuduma aktığını hissetmekten – bağlantımı kesmeye hizmet etti.
Garip gelecek ama o zamanlar yoganın beni biraz bedensiz bıraktığını deneyimledim. Çünkü önümden hızla uçuşan yığınla düşünceler ve sorular vardı. “Bedenindeki duyumları hisset” öğretisi bir bilgicik olarak zihnimde duruyor bu bilgiye dönüşecek bir deneyim yaşayamıyordum.
Son 6 senedir, yoganın doğası hakkındaki kişisel inançlarıma yeniden bağlanmak için derin bir ihtiyaç hissetmeye başladım. Vücudumuzun bir ruhsal uygulama aracı olduğunu fark etmeye başladım.
Yoganın büyük modern gurusu Iyengar, “Bedenin ihtiyaçları, beden aracılığıyla yaşayan ilahi ruhun ihtiyaçlarıdır” demiş.
Peki sizce şöyle de diyebilir miyiz? İlahi olan, beden aracılığıyla “yaşamıyor” – o bedenin ta kendisi.
Uygun Şekilde Kullanıldığında Zihnimiz, Duygularımız ve de Düşüncelerimiz Gerçekliğin Fiziksel Boyutlarını Değiştirebilen Bir "Beden Teknolojisi" Oluşturabilir
Eski dönemlerde Yoga yani kendimizi adadığımız uygulama ile sıradan- fani bedeni, ölümsüz, aydınlanmış, gökkuşağı veya elmas bir bedene – ilahi bedene – yükseltip mükemmelleştirebileceğimize inanıyorlarmış. Yani bu normal yaşlanma sürecini durdurmak değil, aynı zamanda yaşam boyu yapacağımız uygulamalar yoluyla yeni bir süptil beden yaratmak gibi bir şey.
Bugünkü insanı sibernetik ve robotik ile birleştirme hedeflerinin antik aydınlanma dönemlerinin gündemiyle pek çok ortak yanı var desem ne dersiniz?
Bilinç ve beden arasında bir ayrım yoktur – bu yüzden kişi zihni dönüştürdüğünde, bedeni de dönüştürür – ve bunun tersi de geçerlidir. İkinci olarak, aydınlanmaya ulaşmak için daha fazla ve kaliteli zamana sahip olmak gerekir. Bu, nefes çalışmaları ve meditasyon teknikleri, yoga, sağlıklı beslenme, yaşam gücü enerjileriyle (çi, yi jing, shen-men, prana) iletişim kurarak ve bunları güçlendirerek kazanılabilir.
Zihinlerimiz, Bedenlerimiz ve Kozmos Güçlü Bir Bağlantı İçerisindedir.
Katı bir et ve kemik örüntüsünden ibaret gibi görünebiliriz, ancak gözle göremediğimiz enerjiler tarafından canlı olabiliriz. Varlığımızın temelinde zaman ve uzaya yayılmış enerji ve dalga biçimleriyiz. Burada beden ve bilinç arasındaki ayrım ortadan kalkar, çözülür düşüncelerin ve duyguların enerji formları, parmaklarımızın enerji dalga formları ile bir olur. Yani hepsi bir olur.
Beden Sürekli Olarak Evrene Bilgi Gönderiyor, Alıyor ve Depoluyor.
Enerji düzeyinde, elektromanyetik alanlarımız sürekli olarak akmaya devam ediyor. Ve güneş, ay, dünya, dağlar, akarsular, bitkiler ve likenlerin elektromanyetik alanlarıyla kesintisiz olarak karışıyor. Ve de sistemin herhangi bir parçasındaki değişimler diğerlerini de etkiliyor. Kadim Tantrik, Budistler ve Taoistler zaten her şeyin bir olduğunu çoktan anlamışlar. Yoga ve ruhsal uygulamanın amacı, doğal dünyayı veya bedeni reddetmek değil, onun ebedi enerji yönüne bilinçli olarak erişmekti. Ve benim gördüğüm kadarıyla, onlar vücuttan kaçmaya değil, onun en gerçek doğasına uyanmaya çalıştılar. Ne ruh ne de madde olacaktı – ama aynı anda ikisi de olacaktı
Kim ve Ne Olduğumuz Konusunda Neye İnandığımız Önemlidir.
Epigenetik alanındaki araştırmalar, zihnimizin, düşüncelerimizin ve psikolojimizin, biyolojik sistemimizde yankılanan, hastalıkla ilgili genleri açıp kapatan stres veya şifa tepkileri üreten bir bilgi kalıbı veya “biyo-alan” oluşturduğunu göstermektedir. Harvard Üniversitesi tarafından araştırmacılar, bir grup yaşlıyı, 50’leri yeniden yaratan bir ortama yerleştirmiş – hepsinin hayatın baharında olduğu bir zaman gibi düşünelim-. İki hafta sonra kalp fonksiyonları, güçleri, hormon seviyeleri, kan basıncı, görme ve işitme hepsi düzelmeye başlamış. Başka bir deyişle, yaşlanma belirtilerini yavaşlatabilmişler.
Ve en iyisi bence, bunu paylaşmak istiyorum; Telomeraz (yaşam boyunca meydana gelen kromozomların kısalmasını onaran hücrelerdeki enzim) üzerine yapılan tıbbi araştırmalar, yogiler ve uzun süredir meditasyon yapanların, geri kalanımızdan daha yavaş yaşlandığını ortaya koyuyor! Bu yüzden inancımı nihai manevi teknolojiye – inancın kendisine – yerleştirmeye karar verdim. Kim ve ne olduğumuz konusunda neye inandığımız önemlidir.
Bu klişeyi kullandığım için beni bağışlayın, ancak bir larvanın bir kelebeğe dönüşmesi ve yeni uçuş paradigmalarını keşfetmesi gibi, daha neler keşfedebiliriz? Buraya ister tamamen rastgele mutasyonla ister önceden tasarlanmış tasarımla gelmiş olalım, bir şey oldukça açıktır; Doğa, pek çok arayıcının elden çıkarmaya hevesli olduğu bireysel ve benzersiz bedenleri geliştirmek için binlerce yıllık bir zaman içerisinde ve de çağlar boyu çaba harcamıştır. Bu yüzden, bunca yıllık sorgulamadan sonra, hala ilahi beden üzerine bahis oynuyorum. Antik yogiler ve bilgeler gibi ben de ilahi olanı, deneyimlediğimiz ve gördüğümüz her şeyde, hatta kendimizde canlı olarak görüyorum.
Daha büyük, daha yüksek, daha geniş, daha derin gerçekliğe uyanmanın yoganın amacı olduğuna inanıyorum.
Önemli olan matın üzerinde nasıl göründüğüm değil, kendimde ve evrende ilahi olanla bağlantı kurmak için bir uygulama olarak yogaya olan inancımdır.


